01 Ekim 2014, Çarşamba
   
Yazı Boyutu
Hoş geldiniz, Ziyaretçi
Kullanııcı Adı: Şifre: Beni hatırla

Niksar Yöresi Efsaneleri
  • Sayfa:
  • 1

BAŞLIK: Tembel Ahmet İle Sultan Kız Efsanesi - Budaklı

Tembel Ahmet İle Sultan Kız Efsanesi - Budaklı 19 Ağu 2009 13:33 #316

  • niksarhuseyingazi
  • niksarhuseyingazi's Avatar
  • ÇEVRİMDIŞI
  • Administrator
  • Gönderiler: 1038
  • Teşekkür Sayısı: 1
  • Başarı: 2
Tembel Ahmet İle Sultan Kız Efsanesi

Tokat Niksar yöresine ait Tembel Ahmet ile Sultan Kız Efsanesi..

Bir varmış, bir yokmuş. Bir memleketin bir padişahı‎ varmış‎‏. Padişah, kızı‎ ile bir gün balkonda otururken yoldan bir hamal geçiyormuş. Sarayın önünden geçerken, hamalı‎n ipi kopmuş. Sırtındaki eş‏yalar etrafa dağılmış‎.

Padişah: “Bu bir mudarasızlıktır”, demiş.‏

Kız: “Mudarasızlık değil, idâresizliktir”, demiş‏.

Üç kere üst üste biri mudaras‎ızlı‎k, diğeri idâresizlik deyince, padişah kızına çok kızmış‎‏. “Nasıl oluyor da bana karşı geliyon”, demiş ve baş vezirini çağırtmış. “Vezir, sen bu kızı‎ al. Kuru bir hasıra dolanmış‎‏ çıplak birisine ver de gel”, demiş‏.

Vezir akşama kadar dolanmış‎‏. Tam dönecekleri vakit bir kulübenin önüne gelmişler. Vezir içeri bakmış‎‏ ki: Çıplak bir adam hasıra dolanmış, bir köşede duruyor. Adamın çilesi varmış.‎‏ Adı Tembel Ahmet’miş‏. Vezir; “Güldün, oynadı‎n, yerini buldun”, deyip, kız‎ı bırakı‎p saraya dönmüş‏. Padişaha yaptıklarını‎ anlatı‎p yanından ayrılmış‎‏.

Kızın ad‎ı Sultan Kız’mış.‎‏ Güzelliği ile dillere destanmış‎‏. Ahmet de civan boylu, iri yar‎ı birisiymiş‏. Sultan Kız kara kara düşünmeye başlamış. Ortalığı‎ temizlemek istemiş, bir süpürge bile bulamamış. Tam bu s‎ırada yoldan bir oduncu geçiyormuş. Oduncuya; “Emmi, Odunu satıyon mu”, demiş. Oduncu da sattığını‎ söylemiş‏ (odunu bir liraya almış)‎‏. Odunun içinde f‎ınd‎ık dalı‎ da varmış. Sultan Kız; “Emmi, eğer bu fındık çubuklarından 40 tane getirirsen sana bir lira daha veririm”, demiş‏.

Oduncu kırk fındık çubuğu daha getirmiş‏. Bir lirasını‎ da alı‎p giderken Sultan Kız, oduncudan bir de hamal göndermesini söylemiş‏. Hamal gelmiş. Sultan Kız; “Bana bir süpürge, bir hamur teknesi ve bir sacıyak getirirsen sana üç lira veririm”, demiş. Hamal hemen pazardan istenenleri alı‎p eve gelmiş‏.

Sultan Kız odunları‎ yakmış. İyice bir su kaynatmış. Fındık çubuklarını‎ hamur teknesine koymuş. Suyu üzerinden dökmüş. Çubukları‎ iyice yumuş‏atmış, hamur gibi yapmış‎‏.

Bu çubuklar‎n her birini oğlanın çıplak vücuduna vuruyormuş. Otuz dokuz gün tamamlanıp kırkıncı günü öğleden sonra oğlan ayılmış. Oğlan; “Yeter bacım”, demiş ve gözlerini açmış.

Ardından oğlan kıza, kız oğlana gönülden vurulmuşlar. Sonra Sultan Kız oğlana bir lira veriyor. Hamama gidip yıkanmasını‎, temizlenmesini söylüyor. Dönüşte bir lira daha verip berbere gönderiyor Kız bir hamal çağırıyor. Elli lira verip, bir takı‎m elbise almasını söylüyor ve elbiseyi kendi elleriyle oğlana giydiriyor.

Bir tek hasırları varmış. Akşam olunca hasıra yatıyorlar, aralarına da bir kötek koyuyorlar, bedenleri ise birbirine değmiyor.

Oğlan kızdan sekiz lira alıp çarşıya gidiyor. Çarşıdan semer, balta ve ip alıp dönüyor. Dağa gidip bir yük odun getiriyor. Eve gelirken önüne birisi çıkıyor; – “Odunu bana akılla satar mısın?”, diyor. Oğlan da; “Satarım ama evde bacım var. Ona danışayım da”, diyor. Eve gelip Sultan Kıza; “Bir yük odunu bir akıla satalım bacı”, diyor. Kız da; “Sat”,diyor. Odunu satınca odunu alan; “Oğlum, doğrudan şaşma”, diyor. Ertesi günü de aynı adam geliyor, odunu alıyor. “Üstüne erzam olmadık lâfa karışma”, diyor. Üçüncü gün de; “Oğlum gurbete gidersen düzde yatma, bayırda yat”, deyip gidiyor.

Oğlan eve geldikten sonra “Bacı, biz üç yükü akıla sattık, ben dağa gideyim de epey odun eyleyeyim. Havalar iyi olunca da pazarda satarız”, demiş ve dağa çıkmış. Bir günde yirmi, iki günde kırk araba odun eylemiş. Bu odunları bir mağaranın kapısına istif etmiş. Zemheri ayının iyi bir gününde odunu dolaşmaya gitmiş ki ne görsün! Odunu birisi yakmış, ortalık küle boyanmış. Çok da üşümüş. “Mağaranın içinde biraz köz vardır belki de, ısınırım” demiş. Bir de ne görsün. Kıpkırmızı, küçük küçük parçalar var. Bunun altın olduğunu anlayamamış, bacıma danışayım, diye ceplerine biraz doldurup eve gelmiş.

Eve gelip ceplerinden altınları çıkarınca kız şaşırmış. Ahmet başından geçenleri anlatmış. “500 ölçekten daha fazla var” demiş.

Pazardan dört çuval almışlar. Üç gün üç gecede kulübeye taşımışlar. Kırk tane usta bulmuşlar. Kız saray yaptırmak için planını çizmiş. Aynı babasının sarayı gibi bir plan. Ustalar kırk günde işi tamamlamışlar.

Sultan Kız çarşıya gitmiş. Babasının evinde olan her eşyadan bir tane alıp eve gelmiş. Bunları aynı şekilde yerli yerine yerleştirmiş. Yalnız bir masa örtüsü bulamamışlar. “O masa örtüsünü getirse getirse Kervancı Yahya getirir” diyorlar. Sekiz deve alıp Ahmet de Kervancı Yahya ile yola düşüyor. Gidecekleri yer de Tarsus’muş. Akşama kadar ) yol gidiyorlar. Akşam olunca kervan duruyor. Tembel Ahmet; “Yahya emmi, develerle bayırda çadır kuralım”, diyor. Kervancı Yahya; “Sen ne bilirsin çocuk. Daha bugün katıldın bize”, diyor ve azarlıyor Ahmet’i.

Ahmet bayırda, kervancı Yahya düzde çadırlarını kuruyorlar. Gece bir sel geliyor, Yahya’nın kırk devesinden yirmisini götürüyor. Kervancı Yahya’nın canı sıkılıyor. İçinden “Çocuk, bunun acısını senden almazsam bana da Kervancı Yahya demesinler” diyor.

Birlikte yine yola koyuluyorlar. Bir kuyunun başına geliyorlar. Kervancı Yahya adamlarıyla anlaşmış, hiç birisini kuyuya indirmemiş. Ahmet’i kuyudan su çıkarmak için kuyuya salıyorlar, ipi yarıda kesiyorlar. Ahmet kuyunun dibine düşüyor.

Kuyuda biraz oturup düşünüyor Tembel Ahmet. Köşede bir delik görüyor. Bu deliği genişletiyor, oradan giriyor. Bir ışık dünyaya çıkıyor. Bir derenin kenarına geliyor. Dere kıpkırmızı kan akıyormuş. İnsan kemiklerinden yapılmış bir köprüden karşı karşıya geçiyor. Çok acıkmış, yolda giderken bir kulübe görmüş. İçeri girmiş ki karşıda kara bir yılan oturuyor. Altından da bir kurbağa bir o yana bir bu yana hopluyor. Ahmet yılanı görünce dudakları yarılıyor.Yılan dile geliyor ve; “Niye köprüden geçerken bu ırmak kan, köprü niye insan kemiğinden demedin”, demiş. Ahmet; “Üstüme erzam olmayan lafa karışmam”, demiş.Yılan; “Birinci suale karşılık verdin. Eğer bu suale de karşılık verirsen, ikimizde öteki dünyaya çıkarız. Söyle bakalım, ben mi güzelim, şu kurbağa mı?” Tembel Ahmet; “Gönül kimi severse güzel odur”, demiş.

İkisi sihir olmuşlar. Bu sözlerine yılan silkelenmiş, yiğit bir delikanlı, kurbağa silkelenmiş, güzel bir kız olmuş. Yılan olan erkek; “Beni eski halime getirdin, ben de senin dileklerini yerine getireceğim. Yum gözlerini”, demiş. Ahmet gözlerini yummuş, aç deyince açmış ki; kervancı Yahya önlerinden gidiyor. Yılan başından geçenleri Ahmet’e şöyle anlatmış; “Ben Tarsus Kralının oğluydum. Bir kıza gönül verdim. Babam istemedi. Ben bu kızı alınca babam bedduâ etti. Ben yılan oldum. Eşim kurbağa oldu. Babamın askerleriyle savaştım. O kan babamın askerlerinin kanı idi. Babam bizi bu zindana atınca gözleri kör olmuş. Eğer şu kutudaki suyu babamın gözüne sürersen, senin tüm istediklerini verir, eğer bizi de söylersen daha da çok sevinir, ben de geliyorum, seni istediğin yere de göndertirim”, demiş. Yolun açık olsun demiş ve ayrılmışlar.

Tembel Ahmet kervancı Yahya’nın yanından hızla geçmiş. Ondan önce Tarsus’a varmış. Kralın sarayına gitmiş. Kralla konuşmak istediğini ve gözlerini iyi edeceğini söylemiş. Padişahın huzuruna çıkmış. Padişaha; “Padişahım, sizin gözlerinizi iyi edeceğim ama müjdemi önce mi verirsiniz, sonra mı?” demiş. Padişah; “Gözlerimi aç da ne istersen vereyim”, demiş.

Tembel Ahmet kutudaki suyu padişahın gözlerine sürünce padişahın gözleri hemen görmüş. Oğlunun da kurtulduğunu söyleyince daha çok sevinmiş. Padişah hemen emir vermiş. Oğlunu buldurmuşlar. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Tembel Ahmet de kırk gün kırk gece ağırlanmış. Ama Tembel Ahmet’in gönlü hep köyünde kalmış.

Düğünden sonra bütün isteklerini vermişler. Sekiz tane de deve verip padişah, onu adamlarıyla yolcu etmiş. Sultan Kız, Ahmet’in geldiğini görünce hazırlıkları yapmış. Gelenleri iyi bir şekilde ağırlamışlar. Develeri de gelen adamlara vermişler. Onları geri göndermişler. Sultan Kız; “Ahmet bugün saraya git. Padişahı ve veziri akşama bize davet et”, demiş. Ahmet güç belâ padişahla görüşmüş, durumu anlatmış onları akşama davet etmiş. Akşam padişah ve vezir, denilen eve gelmişler. Eve gelince ikisi de birbirine bakmışlar. Sarayın aynısı. Hem de bütün eşyalar aynı. Yoksa biz aynı sarayda mıyız? demişler. Ahmet gelmiş, onları ağırlamış. Bu arada kızı da gelmiş. “Hoşgeldiniz padişahım” demiş. Bir de ne görsün kendi kızı değil mi? Kızına sarılmış, çok ağlamış. Padişah kızı ile anlaşmış. Annesine bir sürpriz yapmak için… Padişah da onları davet etmiş. Hanımına; “Sakın kıza bakma, seni oğlan keser”, demiş.

Yemek gelmiş. Yemek yerken padişahın hanımı önüne bakıyormuş. Burada Sultan Kız hiç yerinde duramaz olmuş. Annesine; “Ye anne ye. Önündeki kaz etiyse, yamacındaki de kızın”, demiş. Annesi kızı görünce bağrına basmış. Sultan Kız ile Tembel Ahmet bacı-kardaş yaşamışlar şimdiye kadar. Padişah ikisine kırk gün kırk gece düğün yapmış. Onlar da ermiş muradına.

Gökten üç elma düştü. Biri anlatana, biri dinleyene, biri de bana…1

1 Ahmet Kırış, Budaklı Köyü, Okur-Yazar.



———————-

Tarihçi Alperen Eryılmaz ve Talha Gönülalan tarafından yapılan bir çalışmadır.
Kaynak: www.vaziyet.net
Sadece Kayıtlı kullanıcılar yazı yazabilir.
  • Sayfa:
  • 1